Sömürgecilik 2.0 yani Sosyal Medya

Sömürgecilik 2.0 yani Sosyal Medya

 

Merve Şebnem Oruç

 

Hafta sonu tarihi bir güne tanıklık etmek için Diyarbakır’daydım. Bugün bunu yazmayı planlıyordum ama üstüme çöken kasvetten bahsetmeyi daha gerekli buluyorum. Hayır, konu Erdoğan-Barzani görüşmesini gölgeleyen dershane polemiği değil. Bu mevzu, bahsedeceğim konunun kendine bulduğu bir alan sadece. Neredeyse beş yıldır Twitter kullanıyorum. Twitter, gerçek zamanlı medya fonksiyonuyla hiç bitmeyen bir parti gibiydi uzun süre. Bir yıl kadar önce, müziğin sustuğunu fark ettim. Şimdiyse Twitter, göz gözü görmeyen bir kavga ortamına dönmüş vaziyette.

 

Türkiye’de Twitter’ın ciddiye alınması Gezi kalkışmasıyla başladı. Bir grup insan, Türkiye’deki kamuoyunun bilinenden farklı olduğu algısını oluşturmak üzere sosyal medyada örgütlendi. Bu grup, sesi çok çıkanın sayıca da daha çok olduğu yanılsamasını oluşturma konusunda, kısmen başarılı oldu. O dönemde, bu kalkışmayı fark eden insanlar, bunun ‘gerçek’ olmadığını söylemek adına bireysel olarak oluşturulan bu havaya karşı direnmeye başladı. Olaylar sırasında yanan ateş sönse de, hararet bir türlü düşmeyince bireysel olarak yalan, provokatif ve hakaret içerikli tweet’lere karşı direnenler, zaman içerisinde güçlerini birleştirmek için bir araya gelmeye başladı. Derken, devlet de sosyal medyanın kapladığı alanı fark etti. Ve tabi partiler, cemaatler, kurumlar ve STK’lar da bu curcunaya katıldı.

 

Bir zamanlar bireyin ifade özgürlüğünün en yeni ve en parlak mecrası olan bu alan, kurumların ve kurum temsilcilerinin bireylerin arasına karışmasıyla grileşmeye başladı. Açılan sahte hesaplar, ‘trol’ olarak adlandırılan anonimler, kimliğini gizleyerek konuşma hakkını, kimliğini gizleyerek hakaret etmek, tahrif etmek gibi gayriahlâkî hareketler için kullanmaya başlayınca durum iyice kontrolden çıktı. Bu şahısların, kurum ve kuruluşların örgütlü hareket etmeleri neticesinde, sonunda bireysel hareket edenlerin de bağımsızlığına gölge düştü. Lost adasına düşmüş insanların bir yandan hayatta kalmaya çalışırken bir yandan bir medeniyet kurmaya çalışmaları gibi, bu sürecin doğal bir neticesi olarak kamplaşma ve kutuplaşma doruk noktasına ulaştı. Nihayetinde, her ne kadar bu konuda geriden gelse de, sonunda Twitter ve diğer sosyal medya mecraları Türkiye için de hiç bitmeyen bir kakofoni, bir kaos ortamına dönüştü.

 

Yakında kimse kimsenin tweet’lerini okumayacak

 

Size bir haberim var. Çok yakında kimse tweet’lerinizi okumayacak. Twitter’ı yakın zamanda keşfedenlerden misiniz? Üzgünüm, sesinizi duyurmanız neredeyse mümkün değil. Çarpıcı tweet’leri yorum yağmuruna tutmanız sadece bir cızırtıya, etiketlere destek vermeniz sadece bir propaganda aracına, sesinizi duyuramamanızın neden olduğu duyguyla hakaret etmeniz sadece bir virüse dönüşmenize neden oluyor. Uzun zamandır Twitter’da olanlardan mısınız? Tweet’leriniz kümülatif değil. 140 karaktere sığdırdığınız her tweet tek başına hareket ediyor. Dününüz yok, yarınınız yok, sadece ‘o an’ınız var. Bir fotoğrafsınız, bir resim değil; bir ‘caps’siniz (ekran görüntüsü), bir kitap değil.

 

Rakamlarla ilgili çok şey okumuşsunuzdur. Gezi olayları sırasında Twitter’ın Türkiye’deki kullanıcılarının sayısı en az 10 kat arttı ve 10 milyonun üzerine çıktı. Bu sayının %75’inin aktif hesap olduğu söyleniyor. Bu rakam her geçen gün artmaya devam ediyor. Gezi olaylarının en yoğun olduğu hafta 91 milyon tweet atıldı. Düşünün, böyle bir kalabalıkta sesinizi ne kadar duyurabiliyorsunuz? Bir birey olarak ne kadar varsınız?

 

Artık hem müşteri hem ürünsünüz

 

Aslında yoksunuz. Sanal alem dediğiniz o yerde, dev bir sunucunun içerisinde kapladığınız alansınız, birkaç bitlik bir datasınız. Belki duymuşsunuzdur, sadece Gezi olaylarından Twitter 1,2 milyon $ kazandı. Siz ne kazandınız? Peki kullandığınız cihazlarla, son model iPhone’larınızla Android’lerinizle, içlerine yüklediğiniz uygulamalarla, sanal alemde var olmak için ne kadar harcama yaptınız? Bunu bir saldırı gibi algılamayın, ben de sizlerden biriyim. Üzgünüm, siz artık, hem satın alan müşteri hem de satın alınan ürünsünüz.


Yıllar boyunca dünyayı yönettiğini düşündüğümüz enerji şirketlerinin yerini artık teknoloji ve telekomünikasyon şirketleri alıyor. Apple 380 milyar dolar civarındaki piyasa değeriyle enerji devi Exxon’la burun buruna bir yarışta. Google internete bağlı olan her 10 kişiden 9’unun arama motoru, teknoloji alanıyla sınırlı kalmıyor, artık enerji sektörüne dahi yatırım yapıyor. Dünyanın en zengin adamları listesinde yalnızca Microsoft’un kurucusu Bill Gates yok, Oracle’ın kurucusu Larry Ellison da var, artık Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg de… Steve Jobs gibi bu isimler de bu noktaya teknoloji dehası oldukları için değil, pazarlama becerileri sayesinde geldiler.

 

Buzdağının görünen yüzü

 

İnternet, okunabilir olmaktan çıkıp aynı zamanda yazılabilir olmaya 2004’te başladı. 10 yıla kalmadan da müthiş dönüşümünü tamamladı. İnternette, medya devleriyle eşit şartlarda var olan bireyin, yeni dünyanın bir parçası olduğunu, kendini özgürce ifade ettiğini, sosyal hareketlere yön verdiğini düşündüğü bu döneme kısaca Web 2.0 dönemi deniyor. Kullanıcılar bu dönemde içeriğin salt alıcısı olmaktan çıkıp aynı zamanda üreticisi olmaya da başladı. Ancak hikaye bununla bitmiyor, tam da burada çetrefilli hale gelmeye başlıyor. Çünkü içinden geçmekte olduğumuz yıllarda Web 2.0 dönemi bitiyor ve Web 3.0 başlıyor. Yani Türkiye’nin geç fark ettiği şey, aslında yeni ‘eski’ demek oluyor.

 

Web 3.0 basitçe ifade etmek gerekirse, makineler arası/makine-insan arası iletişimi mümkün kılan, semantik yani ‘akıllı internet’ demek. Web 3.0’ın akıllı kısmının gelişimi ‘Yapay Zeka’nın gelişimiyle de paralel yürüyor. Web 3.0, internetteki bilgilerin anlamlarının (semantiğinin) yalnız insanlar tarafından değil, makineler tarafından da anlaşılmasını sağlayan bir “servisler” bütünü aslında. Ancak bu hiç de müthiş bir şey değil.

 

Makinelerin akıllanması için gereken öğrenme sürecinde gerekli olan datayı toplayıp ondan bilgi üretme kısmı ise Web 2.0 sürecinin işiydi. Web 2.0 döneminde “özgürleştiğini” düşünen insan, milyonlarca dönümlük bir data tarlasının içinde bir yapıtaşı sadece. Burada Matrix benzeri “Makineler akıllanacak ve dünyayı kontrol etmeye başlayacak” türü bir bilim kurgu tezinden bahsetmiyorum. Makinelerin sahibi olan teknoloji şirketlerinin ‘veri madenciliği’ yöntemlerini kullanarak, milyonlarca bitlik veriyi çerden çöpten ayıklayarak, değerli bilgiye ulaşmasından söz ediyorum. Son yıllarda Türkiye’de yıldızı parlayan anket şirketleri 1000 kişinin ağzından laf almaya uğraşadursun, bugün ‘big data’-büyük veri şirketleri, birkaç algoritmayla istedikleri lokasyonda birkaç dakikada istedikleri bilgiye erişebiliyor ve bu değerli bilgiyi dev kurumlara satıyor. Tabi bu beraberinde, sadece bilgi analizini değil, gelecek tahminini ve hatta geleceğin yönlendirilmesini de beraberinde getiriyor. Bizim teknoloji şirketlerimiz sosyal medya seminerleriyle uğraşadursun, Intel, Sony gibi devler ‘enformasyon ve futurizm’ konuşuyor. Yani bireylerin özgür bir ortam olduğu düşünerek katkıda bulundukları internet, özgür olduğumuzu zannettiğimiz ama hiç de öyle olmadığımız bir otokrat yapıya bürünüyor.

 

Yıllarımı karar vericilere bunu anlatmaya çalışarak geçirmişken, bugün Web 2.0’ın yeni bir şeymiş gibi keşfedildiğini, onu doyum noktasına ulaştıracak son parçanın da tamamlandığını görüyorum ve gerçekten üzülüyorum. İnternette var olmak artık bir zorunluluk ama bunu yaparken bilinçli olmak, yüzeysel bakmamak şart. Birkaç yıl sonra pişman olacağımız bir dünyaya koşa koşa giderken birbirimize ağzının payını verdiğimizi sanıyoruz; lakin gerçekte biçilmek üzere bir tarla yeşertiyoruz. Çünkü dünyayı kontrol etmenin yolu, dün enerjiyi kontrol etmekten geçerken, bugün interneti, aslında ağları kontrol etmekten geçiyor. Eğer yeni sömürgeciliğin nerede yeşereceğini merak ediyorsanız, sosyal medya adıyla şirinleştirilen ortama bakmanız gerekiyor.

 

Kaynak: http://yenisafak.com.tr/yorum-haber/somurgecilik-20-yani-sosyal-medya-22.11.2013-584003#sthash.lUeIcXmB.dpuf