Kış Uykusu

Kış Uykusu

 

Kış Uykusu evvela diyalog ağırlıklı olmasıyla dikkatleri üzerine çekti. Sanki sınıfın en arkasında hiç çıtı çıkmadan oturan ama varlığı da hep hissedilen o çocuk nihayet bir konuda ağzını açıverişti de bu sefer tüm sınıf sessizliğe gömülmüş, hayretle çocuğun ağzından dökülenleri topluyordu.

Elif Eda Karagöz

 

Emekli bir tiyatrocu olan Aydın, oyunculuğu bıraktıktan sonra Kapadokya’ya babasından yadigâr kalan butik oteli işletmek için geri döner. Bu gözlerden uzak otelde kazandığı gündelikleri ile, kâh yerel bir gazeteye köşe yazıları yazarak kâh her zaman niyetlendiği ancak bir türlü başlayamadığı tiyatro tarihi kitabını yazmayı düşünerek günlerini geçirir. Tüm bu süreçte hayatında iki kadın vardır: Kendisine her anlamda uzak ve soğuk davranan genç karısı Nihal ve boşandıktan sonra yanlarına taşınan kız kardeşi Necla… Kışın bastırması ve artan kar yağışı bu küçük taşrada en çok Aydın’ın sinirlerine dokunur ve onu uzaklara gitmeye teşvik eder…

 

Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da büyük ödül Altın Palmiye’ye layık görülen son filmi Kış Uykusu’nun başrolünde Haluk Bilginer yer alırken kadroda kendisine Demet Akbağ, Melisa Sözen, Ayberk Pekcan, Serhat Kılıç, Tamer Levent, Nejat İşler ve Nadir Sarıbacak eşlik ediyor.

 

Filmde, Nihal’in Aydın’a çıkıştığı şu sahne unutulmayacaklar arasında:
“Aslında iyi öğrenim görmüş, dürüst, adil bir insansın. Ancak yeri geldiğinde bu erdemlerinle insanları boğan, küçük düşüren, aşağılayan bir hava taşıyorsun.”

 

Aydın karakterinin şu cümlesi ise ne çok şey anlatıyor:
“Ben basit bir adamım ve korkarım öyle de kalmak istiyorum.”

 

Bize ait ne varsa… Var mı sahiden bize ait herhangi bir şey yeryüzünde? Etraftan topladıkları çer çöple kendilerine yuva kuran kuşlar gibi, ama değil de, bize ait olmayanlara sahip olarak evler kuruyoruz. Belki kimsenin adım atmayacağı evler. Belki kalabalıktan dolup taşan ama içine yalnızlığımızı bir türlü sığdıramadığımız…

 

Ev demişken sahi… Bir eve girmenin birden çok yolu vardır. Elbette en medenicesi desturlu olandır. Fakat şöyle uzaktan bir bakınca, öyle evler var ki hiç uğramadığımız. Dışarıdan göründüğü kadarıyla varlık bulabilen. İnsan düşünmeden edemiyor, bacadan da olsa bir kez olsun gir şu eve kardeşim. Gir ve gör. Gir ve dokun. Gir ve biraz hâlden anla.

 

Hâlden anlamak ancak dile kolay tabi. Anlayabilmek için anlamın gelip sana yerleşmesi gerekiyor. Anlam ise seni senden soyan şey. Bizse soyunamıyoruz. O kadar mı güzeliz, o kadar mı yüceyiz? Bırakıp kendimizi, bir başkasının gözlerini, bir başkasının ellerini, bir başkasının halini giyinemiyoruz. Oysa ‘ben’ hep bir başkası. Bilemiyoruz.


Kış Uykusu’nun Nihal ile İmam Hamdi’si soğuk taştan bir evin sonradan eklenen odasında karşılıklı oturmuş kırık dökük cümlelerle konuşurken, birden içime bu halden anlayamayışımızın acısı doluyor. Olağanüstü bir hikâye değil dinlediğimiz ama nihayet dinliyoruz ya, nihayet mağaramızdan çıkıp bizimle kavgalı olan ya da bizim yeryüzündeki o haşmetli yürüyüşümüzle savaş açtığımız diğeriyle bakışıyoruz ya. Dinlemek yani sade kelimeler, insanın ruhunu alıp bir kalıptan başka bir kalıba soksun…

 

Şaşılacak şey doğrusu!

 

Cannes flörtünde mutlu son

 

Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes ile flörtü, çektiği ilk film Koza’yla başlıyor. 20 dakikalık bu kısa filmi için 1997 yılında Radikal gazetesinden Güldal Kızıldemir’e verdiği röportajda şöyle diyor Ceylan: “Koza, artık film üretemeyişim konusunda kendime ettiğim işkenceleri sona erdirmek için giriştiğim bir deneme gibiydi. Çekimler bir yıl sürdü. Senaryo yoktu. El yordamıyla sezgilerimle, algılarımla yakalayabildiğim bir dünyayı elle tutulur hale getirmeye çalışıyordum. Diyalog yoktu. Kendimi fırlatır gibi başladım ilk filmimi çekmeye. Koza ortaya çıktı. Neye benzediği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Çünkü seyrettiğim filmlere benzemiyordu.” Bu filmin Cannes Film Festivali’ne kabulüyle kendisine güven duymaya başladığını da ekliyor. Cannes ile Ceylan arasındaki bu yakınlaşma, daha sonra Ceylan’ın çektiği neredeyse hemen her filmle daha da güçlendi. Ceylan, sinema yolculuğunda başka bir merhaleye geçiyor olduğunun sinyallerini veren Üç Maymun filmiyle 2008 yılında en iyi yönetmen ödülünü alırken; kurduğu atmoster, karakter ve diyaloglarıyla birçoğumuza ‘burada başka bir şeyler oluyor’ dedirten 2011 yapımı enfes filmi Bir Zamanlar Anadolu’da ile ikinci kez büyük jüri ödülüne layık görülmüş idi. Nihayet Nuri Bilge’nin Cannes ile olan aşkı meyvasını verdi. Ceylan’dan hiç beklenmeyen uzun diyaloglarıyla bir hayli kendisinden bahsettiren Kış Uykusu Altın Palmiye ile buluştu. Nuri Bilge Ceylan, Yılmaz Güney’den sonra bu ödülü alan ikinci Türkiyeli yönetmen oldu.

 

Kış Uykusu evvela diyalog ağırlıklı olmasıyla dikkatleri üzerine çekti. Sanki sınıfın en arkasında hiç çıtı çıkmadan oturan ama varlığı da hep hissedilen o çocuk nihayet bir konuda ağzını açıvermişti de bu sefer tüm sınıf sessizliğe gömülmüş hayretle çocuğun ağzından dökülenleri topluyordu. “Aslında” diyor Ceylan, “Ben diyalog severim ama Kasaba filminde bir talihsizlik yaşadık diyaloglarla ilgili, bu yüzden sanırım biraz korktum ve diyalogtan istemeyerek de olsa uzak durdum.” Nuri Bilge’nin karakterleri suskunluklarını Bir Zamanlar Anadolu’da filminde zaten üzerlerinden atmaya başlamışlardı ancak Kış Uykusu başka. Dostoyevski’den, Shakespeare’den, Çehov’dan beslenen tiratlar bunlar. Gene de oyuncuların – hem de her birinin- ağzında başarıyla kendilerine has bir ritmi olan konuşmalara dönüşüveriyor. Ceylan’a göre Türkiye sinemasında doğallık noktasına artık ulaşılmış durumda. Bu yüzden de sinema için tehlikeli yani riskli olabilecek nitelikteki edebî diyalogları kullanarak bir deneme yapmak istediğini söylüyor Cannes Film Festivali’nde Kış Uykusu için düzenlenen basın toplantısında. Bu aslında hiç de şaşılası bir deneme isteği değil. Edebiyattan, felsefeden, toplum bilimlerinden beslenen ve zihni insan doğasına dair sorularla dolup taşan her sinemacı böyle maceralara atılıyor. Hepsinin bu denizden sağ salim çıkabildiği söylenemez elbette ama Nuri Bilge Ceylan Kış Uykusu’nda bu ‘edebî diyalogları’ izleyiciyi içine alacak bir dinamizmle sunabiliyor. Kendi sinemasına bir eşik atlatıyor.

 

Bergman kadar derine dalamıyor

 

Cannes Film Festivali boyunca eleştirmenler, karakterlerin her birinin tiratlarıyla etrafında döndüğü vicdan, iyilik-kötülük, ahlak temaları dolayısıyla filmin Bergman sinemasını hatırlara getirdiğini sıkça dillendirdi. Bilhassa odasında köşe yazılarına odaklanmaya çalışan Aydın ile onun tam arkasındaki koltuğa yerleşip sırtında hep bir ürpertiye sebep olan ablası Necla arasındaki sahnelere bakıp da Bergman’ın Sessizlik (Tytsnaden) filmini anımsamamak elde değil. Ancak Nuri Bilge Ceylan’ın Bergman kadar derine daldığını henüz söyleyemiyoruz. Belki bunda oyuncu seçimlerinin de etkisi olabilir. Kış Uykusu filmindeki her bir oyuncunun performansı ayrı ayrı takdire şayan, gerçekten insan gözlerini onları izlemekten alamıyor fakat henüz adını koyamadığım bir sebepten o performanslar bir şekilde filmi yüzeyde tutuyor gibi görünüyor.

 

Bunun haricinde, film toplumsal ve siyasi mesajlar verdiği iddiasıyla da konuşuldu. Elbette Kış Uykusu’nun Aydın karakterini izleyip de Türkiyeli aydınlara yönelik eleştirel bir portrenin çizilmediğini söylemek mümkün değil. Ancak Haluk Bilginer’in canlandırdığı bu karakter sadece bir toplumsal zümreyi temsilen arz-ı endam etmiyor perdede. Hem Aydın hem de diğer tüm karakterler – ayyaş İsmail ve babasının gururunun kırılışına şahitlik etmiş olan öfke dolu İlyas hariç- her kesimden insanın ancak kendi dünyası elverdiğince sergilediği zaaflarının pençesindeler. Aslında her karakterin – Aydın’ın bencilliğini yüzüne vuran ve ondan bir kez olsun kendi çıkarını içermeyen bir şey yapmasını dilenen karısı Nihal’in bile- her davranışının altında kişisel bir tatmin, bir çıkar, en masum haliyle içlerinde bulundukları yangın halinden bir çıkış yolu bulma telaşı var. Gönül rahatlığıyla ‘hah işte ben buraya aidim’ diyemedikleri dünya tarafından ehlileştirilmiş olmanın acısını bastırmak için bir oyun sahneliyorlar. Kimisi bunu sessizce yapıyor, kimi bağıra bağıra.

 

Bir de ehlileştirilemeyenler var tabii… İsmail var mesela, İlyas çocuk. Ve yılkı atı… O sahip olma arzusuyla… İçimizde başka başka sebeplerden açılmış olan boşluğu kapatmak için – ama aslında onu daha da harlayarak- boyun eğmeyenleri kendimize tabi kılmak, sahip olmak hırsıyla üzerine çullandıklarımız… Onlar gözümüzün önünde yıkılıverirken içimiz ayağa kalkmıyorsa, evlerimizden çıkmanın zamanı gelmiş demektir. Tam da eve geri dönebilmek için.

 

Kaynak: http://www.lacivertdergi.com/kultur/sinema/2014/07/04/kis-uykusu