Bize verilen yapbozun bir parçası eksikti

Bize verilen yapbozun bir parçası eksikti

 

Merve Şebnem Oruç

Soğuk Savaş biteli ne kadar oldu, biliyor musunuz? Peki, 90’lı yılların uluslararası siyaset jargonunun olmazsa olmazı ‘Soğuk Savaş Sonrası Dönem’ tanımını en son ne zaman kullandınız? Hatırlıyor musunuz?

 

Bu yıl üniversiteden mezun olan küçük kardeşim, Berlin Duvarı yıkıldığında iki aylıktı. Sovyetler Birliği’nin yıkılma sürecini “Gorbaçov’un alnında niye harita var” diye düşünerek, Körfez Savaşı dönemini “Ronald Reagan George Bush’tan daha yakışıklıydı” diye hayıflanarak tek özel kanalı olan bir TV’nin karşısında gözlerini kırpmadan geçiren ben, bugün bir yandan bu yazıyı yazarken, diğer yandan dünyanın her yerinden yüzlerce yayın alan televizyonumda hangi kanal açık dursun diye düşünüyorum.

 

Evet, ben 80’li yıllarda doğdum. 80’lerde reşit olmak ne kadar zor idiyse, çocuk olmak da o kadar zordu, bugün bile hala bir o kadar zor. Örneğin, doğduğum yer Lüleburgaz, Avrupa Kıtası’nda yer alan bir yerleşim yeri olduğu için ‘modern’ olduğunu sanan ve bununla gurur duyan insanlarla doluydu; ancak, benim sevgili ilçem, büyük şehirden gelenler için “Yine de taşra…” olmaktan bir türlü kurtulamadı. O yıllarda seyrettiğim çizgi filmlerde at sırtında savaşan adamlar da vardı, ışın kılıcı savuranlar da… Yaşıtlarım gibi ben de hem leblebi tozunu hatırlıyorum hem de Ali Bakkal’ın kapısına konan ilk Algida kasasını…

 

Geçiş dönemi çocukları olduğumuzu idrak etmem ve ‘küreselleşme’, ‘inovasyon’ gibi kelimeleri anlamaya başlamam, herkes gibi benim de epey vaktimi aldı. Gençliğini, olgunluk çağını 80’li-90’lı yıllarda yaşayanların bir kısmı, o günlerde iki kutuplu dünyadan tek kutuplu olarak nitelenen, ne olduğu bilinmediği için “Soğuk Savaş Sonrası Dönem” diye adlandırılan belirsizlik sürecine geçişi dahi tam anlamıyla sindirememişti. Onlardan geçiş evresinin artık tamamlanmak üzere olduğunu ve geçilmekte olan yeni dünyanın dinamiklerini anlamalarını beklemek elbette haddini aşan bir beklenti içine girmek demek. Benzer şekilde, günde en az sekiz saatini internet ağına bağlı geçirmelerine rağmen, baba yadigarı soğuk, donuk cümleleriyle son kullanma tarihi geçmiş fikirleri tekrar etmekten öte gidemeyenleri de kısmen bu yüzden mazur görmek gerek. O yüzden bugün bu ülke, hatta dünyanın büyük bir bölümü, Orta Doğu’da bir kelebek kanat çırpınca birbirine düşman kesilen, geçiş dönemini tamamlamış ve henüz tamamlayamamış insanlarla dolu; en azından ben öyle umut ediyorum.

 

Peki, içeriden baktığımız için geçişi fark etmekte zorlandığımız dünyada neler değişti?

 

Her şeyden önce, kalıntılarını üzerinden atmakta zorlananlarımızın muzdarip olduğu uluslararası Soğuk Savaş sisteminin kendine has bir güç unsuru vardı: Bütün komünist ve kapitalist devletleri karşı karşıya getirmesine rağmen, Soğuk Savaş ABD ve SSCB arasında gerçekleşmiş olması sebebiyle, bu iki ülke arasındaki ‘denge’ demekti.

 

Soğuk Savaş sisteminin kendine has bir ekonomisi vardı. ABD ve Sovyetler Birliği, yani iki süper güç, bir diğerinin nüfuz sahibi olduğu alanlara girmezlerdi. Az gelişmiş ülkeler ulusal sanayilerini geliştirmeye çalışırken gelişmekte olanlar ihracatlarını artırmak suretiyle büyüme uğraşı içerisindeydi. Doğu Bloğu’ndaki komünist rejimler otarşiye, Batı İttifakı ülkeleriyse denetimli dış ticarete yönelmiş vaziyetteydi. Soğuk Savaşın sona ermesiyle, dünya denklemini dengede tutuyormuş gibi görünen iki uçtan biri kayboldu. Komünist, sosyalist ve demokratik sosyalist modelleri benimsemiş olan ülkeler, komünizmin çökmesiyle beraber, kendi ekonomik ve politik modellerini geliştirme süreçlerini devam ettiremedi. Soğuk Savaş sürecinden başarıyla çıkan taraf denklemin Batı yakası olunca, terazinin ağır basmaya başlayan kefesindeki ülkeler, ellerindeki silaha ‘serbest piyasa kapitalizmi’ adını vererek ‘küresel pazar’ dedikleri arenada gönüllerince at koşturmaya başladı. Bugün hala, Soğuk Savaş döneminin statik ve basmakalıp cümlelerini tekrarlayan ‘solcu’ların ‘küreselleşme’ kelimesinden huylanmalarının nedeni, Batılılar’ın ortaya attığı bu sözcüğün, başta belki de tarihin sonuna kadar sürdürebileceklerini düşündükleri ekonomik sömürüye dayalı döngünün devam edebilmesi için uydurdukları bir kültürel ve sosyal etkileşim palavrasından öte olmamasıydı. Ve haklılardı.

 

John Hobson, emperyalizmin kapitalizmin bir takipçisi değil, siyasi bir tercih olduğunu söyler. Menfaatçi bir yaklaşımla siyasi tercihlerini bu yönde kullandıklarını düşündüğüm Batılı ülkeler, idareyi piyasa güçlerine bırakıp, ekonomilerini serbest ticarete ve rekabete bıraktıkları ölçüde, yarışa zaten önde başlamaları nedeniyle her zaman daha çok gelişen ve büyüyen taraf olacaklarını düşündüler. Geçiş sürecinin başından tahminimce 11 Eylül 2001’e kadar süregelen zaman diliminde de yanılmadılar. Her yarışta lider, dünyanın Batı yakasıydı. En önde, en modern, en gelişmiş, en ileri, en zengin onlardı. Dolayısıyla, aynı yönde koşanların veya koşmak zorunda kalanların, modernleşmek, gelişmek, ilerlemek ve zenginleşmek için Batı’yı takip etmeleri gerekiyordu. Öncüyü takip eden ülkelerin en fazla ikinciliğe oynayabilecekleri süreçte rekabet ve serbest pazar gibi tanımlar sadece bir ‘kandırmaca’dan ibaretti. Ancak, tavşan ve kaplumbağanın yarışındaki gibi rehavete kapılan Batı, gerçek anlamda küreselleşmenin her ülkeye yayılacağını ve süresiz zaman diliminde yapılan bir yarışta dengelerin eninde sonunda değişeceğini belki öngöremedi, belki önlem almadı, belki de alamadı.

 

Kimya ile ilgilenenler bilir; dengeye ulaşmaya çalışan bir tepkime maksimum düzensizliğe ve beraberinde gelecek minimum enerjiye doğru yol alır. ‘Kaos teorisi’ de, buna benzer bir biçimde, düzenin düzensizliği doğurduğunu ve düzenin düzensizlikten doğduğunu söyler. Ben de dünyadaki tüm denklemlerin benzer bir davranış içerisinde olduğunu düşünürüm. Uluslar arası sistemler bağlamında, küreselleşme tepkimesinin içeriğindeki dışa açılma, devlet denetimini azaltma, özelleştirme gibi politikalar, dünyayı Batı’nın da kontrolünden çıkacak kadar karmaşık, kaotik bir hale getirdi. Aynı zamanda, pazarların, ulus devletlerin, kültürlerin ve teknolojilerin, karşı konulmaz şekilde, daha önce hiç görmediğimiz kadar entegre bir hale dönüşmesine neden oldu. Geçiş süreci içerisinde, önce kaotik bir hal alan, yavaş yavaş başladığı noktadaki Soğuk Savaş döneminin tam tersine dönüşen, süreç ilerledikçe kendi ürettiği sömürgeci kutupları mecburen uyum potası içinde eritmeye başlayan bu yeni çağ sisteminde, ileri teknoloji üreterek diğer ülkelerle aralarındaki uçurumu büyüten Batılı ülkelerin ipini çekense, yine kendi icatları oldu. Bu icat, yani internet sayesinde bireyler, şirketler, devletler dünyanın dört bir yanına eskisinden çok daha kolay, daha hızlı, daha yoğun ve çok daha ucuza ulaşabiliyordu. Dünya hakikaten bir köy olmuştu. İnternet, buharlı trenden sonra belki de en yararlı buluştu. Ancak, internet, buna bağlı olarak da küreselleşme, aynı zamanda bu yeni sistemi üretenlerin itilip kaktığı, ezdiği, kenarda köşede bıraktığı bireylerde de kendilerine uygulanan etkiye eşdeğer, belki de daha güçlü bir ters tepkiye yol açtı.

 

Öngörü, tarihin başlangıcından bugüne çok önemsenmesinin yanı sıra, tüm bilim dallarında da ayrı bir öneme sahiptir. Çıkarları azımsanmayacak derecede önemli olan Batı ülkeleri, elbette bir ürün olarak interneti piyasaya yaymadan önce belirli öngörülerde bulundular. Soğuk Savaş’ı tanımlayan teknolojiler kısmen nükleer silahlar ve ikinci Sanayi Devrimi; kısmen de orak ve çekiç iken, küreselleşmenin teknolojileri bilgisayarlaşma, dijitalleşme, uydu iletişimi, fiberoptik teknolojisi, nanoteknoloji, yapay zeka vs olacaktı. Demirperde insanların doğudan batıya geçişini engellediği için demografik eğilimlerden biri olan göç, Soğuk Savaş boyunca güneyden kuzeye düzenli biçimde devam ederken, küreselleşme köyden kente göçe, kırsal yaşam tarzından uzaklaşıp şehir hayatına uyum sağlamaya devşirilecekti. Bu ve benzeri başat temalardan yola çıkarak oluşturulan gelecek teorisine göre, gidişatın yönü yalnız ve yalnız ‘hız’ olmalıydı. Senaryo, hatta film senaryoları buna göre şekillendi. Paktlar yerlerini sözleşmelere bırakırken, “Füzenizin ağırlığı ne kadar” sorusunun yerini “Modeminizin hızı ne kadar” aldı. Soğuk Savaş’ın denklemi Einstein’ın enerji-kütle eşitliği formülü E=mc2 iken, küreselleşmenin denklemi, silikon çiplerinin işlem gücünün her 18 ile 24 ayda bir iki katına çıkacağını söyleyen Moore yasası oldu. Veri tek yöne doğru akarken transfer hızı artacak, ağırlığın yani Soğuk Savaş hantallığının verdiği sıkıcılıktan kurtulan hızlı yeni dünya, kazandığı ikinci boyutuyla Batı’nın ceplerini doldurmaya devam edecekti. ‘Matrix’ gibi yapımları ‘Second Life’ gibi oyunlar izliyor, 3D gibi yüksek bitlerdeki dosyaların hızla transfer edilebilmesi için 3G teknolojisi üretiliyor; dünyanın gitmesi için çizilen rota görsel ‘sanal dünya’ olarak şekilleniyordu. Ancak bu öngörü kısmen doğru kısmen yanlıştı. Teoride inanılmaz bir hızla ilerleyen teknoloji, pratikte kuramlara yetişememeye başladı. Bunun nedeni yüksek teknolojiyi açgözlü bir şekilde fahiş fiyatlarla parça parça pazara süren teknoloji kartelleriyle, teknolojiyi alan, üreten, geliştiren bireylerin bilgi konusundaki açgözlülüğünü karşı karşıya bırakan çıkar çatışması oldu.

 

Soğuk Savaş’ın simgesi ‘duvar’ken, küreselleşmenin simgesi de belirmeye başladı: ‘Ağ’. Bilginin sır olduğu zamanlar bitip paylaşılmaya başlandığı günlerle beraber, ilk olarak dünyanın merakla sorduğu soru değişti. Artık dünya modeminizin hızı kadar, ağınızın genişliğini de öğrenmek istiyordu. Küreselleşmenin denklemi olacağı düşünülen Moore yasasının yanına “Herhangi bir ağın değeri, kullanıcılarının sayısının karesi ile orantılıdır” diyen Metcalfe kanunu eklendi. Yani daha fazla kullanıcının bağlandığı ağın, değeri de büyüyordu. İki boyutta devam etmesi gereken dünya üçüncü boyutuna planlandığı gibi görsel anlamda değil, öncelikli olarak genişlemek suretiyle kavuştu. ‘Dostlar ve düşmanlar’dan oluşan Soğuk Savaş sistemindeki yarışı afili adıyla rekabet alacakken, rakipleri değil ‘bağlantı’ları daha çok olanın şansının daha çok olduğu bir dünya da ‘ağ’la beraber gelen bir gerçekti. Soğuk Savaş döneminde uluslararası ilişkiler her zaman gergindi. Komünizm ve kapitalizm arasındaki bölünme ve çatışmanın devamında, küreselleşme kültürünün homojenleştirme, daha doğrusu Amerikanlaştırma hareketinde McDonald’s, Walt Disney, Apple gibi dev markalarla başarıya ulaşmayı planlayan Batı, küreselleşmenin bütünleşmeye dayalı temel dinamiğinin tek yönlü çalışacağını düşünerek hata yaparken, bu hatanın esası ‘internet’ hakkındaki öngörüsünde de haksız çıkma nedeniyle aynıydı. Aslında çoğumuzun dün Tunus’ta başlayan, bugün Mısır’da devam eden, yarın bütün dünyaya yayılabilecek olan ‘geçiş sürecinde sonun başlangıcı’na şans vermememizin sebebi de aynı şeydi.

 

Soğuk Savaş’ın güç unsurunun iki süper güç arasındaki ‘denge’ olduğunu söylemiştik. Son 20 yılda dünyada pek çok şey değişti, bir tek insanlığın ortak endişesi o günden bugüne yıkılmadan ayakta kaldı: Nükleer yıkım. Yerküredeki korku imparatorluğunu bu endişeyi besleyerek sağlamlaştırma gayreti içinde olan Batı’nın sonunu hiç de sevimli olmayacak bir biçimde bir nükleer savaş getirebilir; ancak internet konusunda başarısız bir öngörüde bulunmasına neden olan söz konusu unsur, bu filmin sonunun mutlu bitmesini de sağlayabilir. Bugün devletler arasındaki geleneksel dengeye, devletler ve küresel piyasalar arasındaki dengeyi ekleyerek gizli ellerinin sayısını artıran Batı’nın unuttuğu, bizimse esas dikkat etmemiz gereken bu güç unsuru, birey ile bireyler, piyasalar ve devletler arasındaki dengedir.

 

Dün bir çağ biterken o günün otokrat ülkeleri birer birer yıkıldı, bugün yeni bir çağ biterken bugünün emperyalist devlerinin tahtları sallanıyor. Aynı zamanda bazı bireylerin isimleri de dünya gündeminde bazı ulus devletlerden bile daha kritik bir önem arz ediyor. Twitter’ınızdaki, Facebook’unuzdaki, Linkedin’inizdeki kontaklarınız, bireyin diğer bireylerle kurduğu bağlantının, dengenin basit birer örneği olarak karşınızda duruyor. Öte yandan, George Soros bireyle küresel piyasalar arasındaki dengeyi sallayacak güçteki isimlerden sadece biriydi. Wikileaks’in kurucusu Julian Assange ise, bireyle devletler arasındaki dengeyi bozan ilk isim olarak zihnimizde beliriyor.


Kuvvetle ihtimal yanlış anlayacak kişi sayısı çok olacaktır ancak yine de söyleyeceğim. Şahsen bireyle devlet arasındaki dengeleri ilk bozan ismin Usame Bin Laden olduğunu düşünüyorum. Kendi küresel iletişim ağına sahip olan Suudi dolar milyoneri, 2000’lerin başında ABD’ye bir birey olarak savaş açtı. Bundan daha enteresan olan ise, Amerika Birleşik Devletleri’nin karşısında başka bir devlet varmışçasına bir bireyin tepesine füzelerini yağdırmaya karar vermesiydi. Evet, ABD, teröre karşı açtığı savaşı aslında bir bireye açmıştı. Şimdilerde Amerika’nın Assange karşısında yapmaya çalıştığı da bir devletin bir bireye açtığı ilk siber savaş olarak tarihin sayfalarında yerini aldı.
Bazen iyi bir şey yapmaya çalışırken kötü bir şeye neden olursunuz; Einstein’ın atomu parçalaması gibi… Bazen de kötü bir şey yapmaya çalışırken iyi bir şeye neden olursunuz. Kim bilir, belki de Usame bin Ladin’in yaptığı gibi… Benim öngörüme göre, bize verilen küreselleşme yapbozunun bir parçası eksikti. O parça insandı, onu bize bulduran isimse Usame bin Laden’di.

 

Kaynak: http://www.haberx.com/Default.aspx?p=19&w=8106&fn=1#sthash.LDoXmXdM.dpuf