Bir imaj yaratmak

Bir imaj yaratmak

 

İnsanların tahayyülüne bir imaj sunmak, basit ya da şöyle diyelim saf bir eylem değil. Nihayetinde Keloğlan ile Süperman’in yer değiştirmesine sebep olabilir. Buradan da anlaşılacağı üzere bir imaj ‘yaratmak’ büyük mesuliyettir. Bir zihne çok kuvvetli bir uyaranla dokunursunuz. Bunun sorumluluğundan kaçmak mümkün müdür?

Elif Eda KARAGÖZ

 

Ömrümün ilk beş yılı babamın memleketi olan Bingöl’de geçti. Tek katlı evimizin balkonu; arkadaşlarımla oyuna daldığım için eve epey geç geldiğim bir akşamüstü damda beni telaşla bekleyen annem, Suzan ablam; saman balyaları, gelincikler, kar, kar, kar ve dağlar… Bingöl deyince hafızamın bilmem ne kadar derininden bilincime süzülen imajlar işte bunlar. Bir de boynumuzun etrafına doladığımız o kırmızı şal ve göğe kaldırdığımız tek yumruğumuz! Çocukken biz işte bu şekilde Superman olduğumuzu düşünürdük. Superman’in bizatihi kendi imajını hatırladığım pek söylenemez. Küçük arkadaş grubumuzun içinde o kadar çok yüz değiştirmişti ki bu Amerikalı kahraman, galiba bir süre sonra aslını da -varsa tabi- unutuvermiştik. Bizim için Keloğlan’dan hallice bir oyun arkadaşıydı. Aslında oyunun bizatihi kendisi idi.

 

Her köşe başında bir bakkalımız olmadığından canımızın çektiği bir bisküviye ulaşmak çocuk aklı ile kim bilir kaç ışık yılı alırken dış uzayın derinliklerinden gelen bu süper kahramanla nasıl da hemen hemhal olduğumuz sorusu belki de beni kendi çapımda macera olarak nitelendirebileceğim sinema yolculuğuma itekleyen en önemli sebeplerden biri.

 

Son üç-dört yıldır eleştirmenlerin ve seyircilerin iltifatını kazanmış, en son filmi 12 Yıllık Esaret ile de en iyi film Oscar’ını almış olan yönetmen Steve Macqueen sinemayı neden önemli gördüğünü şöyle ifade ediyor: ” (…) Film, insanların daha evvel hiç görmediği, belki göreceklerini hayal dahi etmedikleri imajlar yaratır. Belki de birilerinin onlar için hayal etmesi gerekmektedir”. İnsanların tahayyülüne bir imaj sunmak, basit ya da şöyle diyelim saf bir eylem değil. Nihayetinde Keloğlan ile Süperman’in yer değiştirmesine sebep olabilir. Buradan da anlaşılacağı üzere bir imaj ‘yaratmak’ büyük mesuliyettir. Bir zihne çok kuvvetli bir uyaranla dokunursunuz. Bunun sorumluluğundan kaçmak mümkün müdür? Eh, böyle bir gündemi olmayan biri için kaçmak demesek de bunun sorumluluğunu görmemek elbette mümkündür.


Fakat böyle bir sorumluluğun farkında olan ve bunun sorgulamasını yaşayan biri için öyle sanıyorum ki film yapmak Jean Luc Godard’ın söylediği gibi “vakit geçsin diye” yapılacak iş olmasa gerek. Bu sorgulamanın sebebini Celal Fedai, ‘Meydana Getirmenin Doğası’ başlıklı yazısında benden çok daha iyi anlatıyor:

 

“(…) Fakat işte ‘meydana getirmenin doğası’ böyle bir şeydir. Sinemada sanırım ben bunu arıyorum: Meydana getirmeyi. Çünkü meydan hemen her zaman avamın işgali altındadır. Meydanda hiç olmayan ya da meydana getirilmeyi hak etmesine karşın meydana açılan sokaklarda, caddelerde bırakılıp kalan her neyse, şiir de sinema da ona hayat vermelidir. Bu, sinemanın ve şiirin pislik edebiyatına bulaşacağı anlamına asla gelmez. Fakat işe bakın ki çoğu zaman öyle olur. Yönetmenler ilginci, şaşırtıcıyı, dışlanmışı, atılmışı, gözden ırak olanı anlatacağım, diye pislik edebiyatını sinemaya taşırlar. Şairler de öyle. Oysa burada düpedüz şarlatanlık vardır. Meydana getirmekse, şarlatanların değil gerçek sanatçıların başarabileceği bir sanatsal seçme eylemidir. Neyi, ne için ve nasıl seçip eyleyeceğiz? Mesele çok karmaşık olarak burada… Karmaşık çünkü ontolojiyle, varlık bulmakla ilgili.”

 

Neyi, ne için meydana getireceğiz? Biz diyelim bu sorulara kendimizce bir cevap bulduk ve nihayetinde ortaya da bir film koyduk. O zaman da şöyle bir şey geliyor tabi akla; film, ne yapım öncesinde ne yapım sırasında ne de yapım sonrasında tek bir kişiye ait değildir. Bu yönüyle de heyecan vericidir aslında. Bir çeşit sohbet gibidir film. Senaryo bir soru soruyor. Yönetmen bu soruyu açmak için başka sorular soruyor. Oyuncular yeni sorular getiriyor. Film gösterildiğinde izleyiciler, filmle bağ kurarken bilinç düzeyinde ya da değil, kendi sorularını yaratıyor ve onları kendilerince cevaplıyor ya da cevaplayamıyor. Bu bağlamda, diyebiliriz ki bir film cevaplardan daha çok sorular taşır içinde. Anlatma olduğu kadar belki de daha çok bir anlama çabası film yapmak.

 

Bu kadar çok sorulardan dem vurunca, sinemanın akıldan akıla kurulan bir bağ olduğunu kabul ettiğim düşünülebilir. Doğrudur. Akıldan akıla ulaşması için yapılan filmler var. Fakat kalpten kalbe hitap eden filmleri daha sahici buluyorum. Hem zaten filmin hareket ettirdiği şey hislerdir. Sinema daha çok hisleri kuşatan bir medyumdur.

 

Enver Gülşen, Sinemanın Hakikati adlı kitabında sanat eserini görünür gerçeklik boyutu, alegorik anlam boyutu ve ruhsallık/tinsel boyutu olmak üzere üç katmana ayırıp eserin kapsamını katmanlar ile sanatçının bilinci arasındaki ilişkiye bağladıktan sonra sinemanın, bence, neden akıldan akıla değil de daha ziyade kalpten kalbe bir hitap olduğuna ilişkin şöyle bir tespitte bulunur:

 

“Önemli sanat eserlerindeki katmanların dizilişi ters koni gibidir en dipteki görünür gerçeklik katmanı en dar olanken, yukarı çıkarken giderek genişler ve -eğer ulaşabilirse- marifet ve hakikat katmanlarında sonsuzluğa kadar büyür. Bu katmanları dikey kesen eksen bilinç eksenidir. Ve ‘rasyonel’ bilinç ekseninin genişliği, en fazla alegorik katmanın genişliği kadardır. O yüzden rasyonelliğe sığınan bir sanatçının ruhi katmana, marifet ve hakikat katmanlarına alegorik katman genişliğinin ötesinde bakabilmesi mümkün değildir. Bu tür sanat eserlerinde eserin yapısı, düz koni gibidir. Yukarı gittikçe daralır. Alegorik katmana ulaştığında çok daralır ve çoğunlukla ruhi katmanla ve marifet katmanlarında iyice incelere görünmez olur.”

 

Enver Gülşen’e kulak verince bir senaryo yazarken ya da bir filmi yönetirken en önemli şeyin yüz yüze gelinen materyalle kalbî bir bağ kurabilmek olduğuna dair inancım pekişiyor. Senaristin ve yönetmenin muhatap olduğu hikâye ile kurabildiği bu bağın daha sonra izleyicinin filmle kurduğu bağa da aksettiği inancındayım.

 

Materyal de neymiş denecek olursa… Materyal aslında iki anlama gelebilir, hikâyeyi görselleştirirken yardımına başvurulacak olan mekânlar, oyunculuklar, teknik imkânlar, renkler, sesler vesaire. Ancak benim materyalden kastım görselleştirelecek olan hikâyenin özü, senaristin ve/veya yönetmenin anlatmak ve aslında anlamak istediğidir.

 

Alfred Hitchcock, 1973 yılında verdiği bir röportajda film yapımı hakkındaki felsefesini şöyle özetliyor:

 

“Hikâye anlatma teknikleriyle deney yapmayı elbette tercih ederim, fakat hakikatli bir hikâyeye deneysel yaklaşamam. Baktığınızda yaptığımız şey nedir ki? Seyircide bir duygu meydana getirmeye çalışıyorsunuz. O duygu bizim amacımız. O bakımdan kendimi zevkine düşkün bir yönetmen olarak tanımlayamayacağım. Yani “sadece kendimi memnun etmek için bir film yapıyorum” demek gibi bir lüksüm yok. Bence filmin bütün gücü, tek bir gecede, birçok insanın olabilmesinde yatıyor. Film yoluyla bir duygu yaratıyorsunuz ve Tokyo’da, Batı Berlin’de, Londra’da ve Paris’te aynı anda aynı duygulardan geçen seyircilerinizin olabilme ihtimali doğuyor. Başka herhangi bir mecrada bunun mümkün olduğuna inanmıyorum.”
Düşünün ki koskoca -lütfen hafif bir tebessüm ile okuyun- Hitchcock bile hakikatli bir hikâye bulduğunda kendini ona teslim ediveriyor. Hatta onun hizmetçisi oluyor. Bu onun karşılaştığı materyal ile bağ kurma şekli. Bağ kurmak derken kast ettiğimi de açayım biraz. Buradan yani iki ayağımın üzerinden bakınca bağ kurmak kendi hakikatim olarak sezdiğim -fakat hayatımın bu evresinde tam olarak da bilemediğim ve bilinebilirliğinden de emin olamadığım- şey ile hasbihal etmekte olduğum materyalin hakikatinin hemhal olması gibi geliyor.

 

Sinemanın ister toplumsal işlevine -dönüştürücü ya da toplumu olduğu şekliyle muhafaza edici, hatta belki bir afyon işlevi görüşü- ister ruhsal bir deneyim aracı olduğuna inanalım, şahsi kanaatim; bir gerçek varsa o da yönetmenin işlemekte olduğu materyal ile bir bağ kuramaması halinde bu materyalin görücüye çıktığında muhatabına hiçbir şey aksettiremeyeceği, kimseye dokunamayacağı ve bir iz bırakamayacağı yönünde. Belki de bu yüzdendir çok düşük bütçelerle çekilmiş bazı filmlerin -her film diyemeyeceğim elbette- kendileriyle birlikte görücüye çıkmış olan birçoğundan daha derin etkiler bırakmaları izleyicinin dünyasında. Eminim şöyle bir düşündüğünüzde aklınıza kendinize rağmen beğendiğiniz ve bu yönüyle de sizi şaşırtan birkaç film ismi gelecektir.

 

Elbette sinema imkânları açısından çok zengin belki de en zengin sanat dalı. Hele ki gelişmekte olan teknoloji ile olan flörtü düşünülürse. Şüphesiz bu flörtü en verimli şekilde değerlendiren filmler -yazar burada Yerçekimi, Pi’nin Hayatı gibi filmlere taş atmış gibi- Oscar kazanıyor olabilir. Fakat dalgalar geriye çekildiğinde dimağımızda herhangi bir iz kalmış oluyor mu? “O efektler de ne güzeldi. Nasıl yapmışlar acaba?”dan öteye gidebiliyor mu yorumlarımız? Huzurlu veya huzursuz bir kıpırdanma oluyor mu içerimizin derinlerinde… Galiba benim sinemadan anladığım, işte o içerimizi harekete geçiren etki… Bu etki de inanıyorum ki yönetmen kendi hakikati -her ne ise o- ile bir bağ kurma gayretinde değilse ortaya çıkmıyor. Onun yerine birbirinin tekrarı olan eserler üretmekten öteye gidemiyor. Kendi hakikatiyle bağ kurma gayretinde olan bir sanatçı, eseriyle de aynı şekilde bağ kurma çabası geliştirebilir inancındayım. Bunun nihayetinde de daha özgün, özgünlükten daha da önemlisi daha sahici ve samimi eserler meydana gelebilir.

 

Nihayetinde sinema da yollardan bir yol. Çıkışını bulmak için kafa patlattığımız, kalp ağrıttığımız bu dünya yokuşunda sahicilik ve samimiyet bizi düzlüğe çıkaracak ganimetlerden değilse nedir?

 

Kaynak: Lacivert